9 Aralık 2011 Cuma

"artık güzel bir şey söyleyebilir miyim"

Sebepsiz mutlu günlerimden birindeyim (galiba). Hiç değilse öyle bitiyor olduğunu söyleyebilirim; güzel bir oyun gördüğümden ve sonrasında en az "sinemadan çıkmış insan" kadar farklı, güçlü ve yaratıcı hissediyor olduğumdan belki. "Sinemadan çıkmış insan"a değinmişken; iki sene öncenin sanattan bol etkilenmeli günlerini ne kadar özlediğimi bilmem kaçıncı kez dile getireyim yine. Her okuduğumun, her izlediğimin, her dinlediğimin tadı nasıl da damağımda kalırdı öyle. Günler aylar geçerdi, içimde yaşardı tümü. Şimdi bu duvar gibi oluş, bu ruhun sarsılmazlığı niye çözemedim. Güzel şeyleri hızla tükettiğimizden mi; yoksa içimizdeki o güzel şey ölüverdiğinden mi bilmiyorum. Korkunç bir şeyler oldu, o kesin.
Yine de arayış hiç bitmesin istiyorum. Öyleymiş gibi yapa yapa, öyle olduğuna gerçekten inanabiliriz belki bir gün. Nelere inandırdık kendimizi, buna inanabilmek çok zor olmamalı.

18 Kasım 2011 Cuma

sezi

Bir şey oldu. Görmeden, duymadan, bilmeden biliyorum.

DÜŞÜNGÜ

"hepsinin gelmesini bekleme;
bir kişi gelmeyecek.

sen alışmayasın diye,
korkmayasın diye,
düşünesin diye...

kendine yetmen için..
herkesin kendinden kaçacağı yerlerde
sen kaçmayasın diye.

gelenler gitmeyecekmiş gibi..
doğumlarda ölümlerde
duyasın diye.

bildiğini bildirmek için
bilmeme'yi ögrenmelisin
tam kalasın diye.

hepsinin gelmesini bekleme,
sen var olasın diye.
bir kişi gelmeyecek,
sen, bir olasın diye."

Özdemir Asaf

12 Kasım 2011 Cumartesi

Orda Bir Blog Var

Ey gri! Senden arınamayız, biliyorum. Merak etme çok uzağında olamayız zaten hiçbir zaman.

Şimdilerde biz dünyanın bilmediğimiz yerlerinde yaşayan kabilelerin hayatlarını okuyoruz, onlar bizim bu stres dolu, yorucu hayatımızdan uzak kalmayı başarmışlar, diye onlar adına seviniyoruz. Ya sevinemediklerimiz? Onlara bir şekilde yardım eli uzatmalı; ama nasıl? Nasıl?

23 Ekim 2011 Pazar

"kaçsam bırakıp"

Flamenko! Sen nasıl derin bir müziksin. O güç ne sendeki, bambaşka diyarlar, yaşanmamış iklimler hayal ettiren, inadına umut doğuran. Sözleri -bir anda- nasıl gereksiz kılıyorsun. Nasıl küçücük bırakıyorsun insanı ve insan aklını karşında. Tutku istiyorsun yalnızca ve egoist ruhlarımız işte bir buna teslim oluyor.
Sen, sadece, ol, diye.

16 Ekim 2011 Pazar

Fill in the Blanks


Çok acımasız bu dünya, içerikli bu yazımda sizlere "bazen ne yaparsan yap olmuyor" alt başlığı dahilinde birtakım bilgiler vereceğim:

Her şey tamam gibi dursa da bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum. Misafirler gelmeden önce hazırladığım masaya tuz koymayı unutmuşum da, onlar ihtiyaç duyduğunda fark edecekmişim gibi. Yemeğin dibi tuttu bugün; ama aksilikler olur böyle zamanlarda, normal (nedir bu normal, diyenlere.). Çok özendikçe sen, görünmeyen kazalar emeğinin sonucunu bir anda sıfırlar. Tüh, yazık. Bir de tarifini unuttuğun spesiyaller vardır ki onlar en beteri. Düşünsene, sen onu en güzel yapmakla övülmüşsün bir zamanlar ve şimdi bırak güzel yapmayı, başlamayı bile beceremiyorsun. Gerçi o kadar korkulacak bir şey yok, hatırlarsan çikolatalı pastayı en güzel yaptığın gece tarifi yanlış okumuştun. Demek istediğim; evet, yanlışlar doğruya götürebilir kimi zaman. Doğru değil de, güzele belki. Ah, bir de bir şeyi ilk kez denemek var ki, o daha da fena. Misafirin gelmesine bir saat kalmış, sen adını henüz duyduğun bir tatlıyı yapmaya koyuluyorsun. Güzel olmazsa bu kısa zamanda hatanı telafi edemeyebilirsin; kaldı ki yapacağın tatlı için elindeki tüm şekeri kullanman gerekiyor. Dikkatli bile olsan, en çok hata riski burada; çünkü hamurun kıvamı elinin ayarına uygun olmayabilir. Senin yeteneğinle bu tatlının şerbeti uyuşmayabilir. (Olamaz mı, olabilir doğru.) Diyelim ki berbat oldu tatlı, şeker de boşa gitti, zamanın da, emeğin de. Hepsi birden hoop çöpe! Üzülme, gelenler seni sevdikleri için az sonra kapından girecekler. Sen onlara tatlı yerine meyve de versen, içten bir gülümsemeyle sana teşekkür edecekler. Tuz masadaymış, değilmiş... Hiç dikkat etmeyecekler.

Ben hazırlıklara başladım,

Tüm misafirlerime sevgiler.

G.

dipnot:  E tabii, o tatlı senin yeni spesiyalin olsa, o zaman akşamının tadı daha da unutulmaz olacak. Nereden geliyor bu unutulmazlık sevdası, hiç bilemedim.




11 Ekim 2011 Salı

Damla

Yağmur çok güzel de... Ne bileyim, içimin içi üşüyor böyle.

G.

9 Ekim 2011 Pazar

Masa mı Sandalye mi



Arkadaşlarımız olmasa biz ne yapardık?


Masa da masaymış ha

Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir biraz içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Edip Cansever

8 Ekim 2011 Cumartesi

7 Ekim 2011 Cuma

bu teşekkür bir sene sürer

Gökçen!

Nasıl bir şeysin sen ya. Her şeyi en ince detayına kadar nasıl düşündün böyle.. Tam "bitti" derken yeniden yeniden bir sürprize maruz kalmak ne güzelmiş!

Her şey için, o masada olup şaşkın ifademe tanık olan herkese (laptop ekranındaki sevgili dostu da masadan sayıyorum), ya da bir şekilde bana ulaşıp iyi dileklerini iletenlere, tekrar tekrar çok teşekkür ediyorum.
Ve Gökçenciğim kadar düşünceli annesine.. O kadar güzeldi ki diledikleri, ben bunlara gerçekten layık mıyım diye sormadan edemedim kendime.

İyi ki doğmuşum..
İyi ki sizler gibi arkadaşlarım olmuş.




4 Ekim 2011 Salı

Bengito!

Geçen seneden daha dolu bir sene geçirelim bu yaşında, canım arkadaşım. İyi ki doğdun!

Gökçen

20 Eylül 2011 Salı

Misilleme

Sen sanıyorsun ki bazen ara verilebilir hayata. Haklısın belki de. Hep yakalamak zorundaymışsın gibi hayatı koştur koştur, kan ter içinde kalırken bilfiil, bir bakıyorsun zaman geçmiş, ara bitmiş. Başkalarının görmediklerini gören gözler, ıslanmış. Aranın sonu başından ağır gelmiş. Neler kaçmış öyle, neler? Kim bilir, belki de hiçbir şey. Hani o sözler var ya, ağızdan çıkmışlar bir kere. Anlamlı ya da anlamsız bir bütünün parçası oluvermişler geçmişinde. İşte onlar arayı açmış da açmış. Kapat kapatabilirsen.

burada

Yağmuru hep seveceğim; o birkaç kişinin görebildiğini gören bir göz yok bende. Ben, başka şeyler gördüm, başka şeyler duydum, başka şeyler anlıyorum. Söz de ağızdan çıktığında bir anlamı yoktur, yol aştığınca anlamlanacaktır. Az gider, uz gider -ama elbette ki varacaktır. Nereden'siz, nereye'siz, varacaktır.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Ne yazsam?

Ne yazsam?

7 Eylül 2011 Çarşamba

dönüşlerden biri..


Uzun günlerden sonra, hatta hava durumunu da hesaba katarsak 'uzun yağmurlardan sonra', ülkeme döndüm. Ve gördüm ki bir yerlerde, birileri kendi ülkelerini el üstünde tutmayı başarmış:


Fin başkenti Helsinki; düzeni, huzuru ve refah seviyesiyle beni çok etkiledi. Altı yüz binden az nüfuslu bir başkent olarak bu durumu sağlamış olması çok da büyük bir başarı olarak görünmeyebilir. Yine de hem sanayisini geliştirip hem de sanayileşmenin etkilerinden ayrı parklar, ormanlar içinde bir cennet barındırabilmek az şey değil bence bir başkent için. Öyle ki işlek caddelerinden birinden gizli bahçe gibi geçilen yeşil alanın deniz kenarı boyunca yürüyenler, koşanlar, bisiklete binenler, kenardaki kafelerde kafa dinleyenler için ideal mekan oluşturduğunu görüp büyülendim. Üstelik bu uzun parkur/yol/yeşil alan/orman karışımı şehri neredeyse çepeçevre sarıyordu. Hem öyle bir yerden söz ediyoruz ki ne kalabalık var ne engebeli yer şekilleri. Gördüğüm her şey yaşadığım yerin zıttı olduğu ölçüde çekiciydi. Yürüdüm, yürüdüm. Yorulduğumda da denizin içine doğru uzanan bir kafede kafamı dinledim. Gerçekten, hayatımda ilk defa kafamı dinlediğimi hissederek.

Sadece doğası değil elbet, şehir merkezinde gördüğüm düzen üzerine de söylenecek çok şey var. Bir kere neredeyse bütün şehri dolaşan bir tramvay hattı döşenmiş ve tramvayların ne zaman geleceği dakikasına dek belli. Trafikte sıkışan tramvayın o anda trafikte sıkışmış olduğunu bile anlayabiliyorsunuz göstergelerden. Arabalar çok dikkatli, caddeler tertemiz, insanlar olağanüstü sakin. Hayat pahalı; ama herkes ona göre kazanıyor gibi görünüyor. Gelir dağılımı en adil olan ülkelerden Finlandiya.

Şehir merkezinde, Alexanterinkatu'daki o büyük kitapçıda kendimi kaybettim, Rock Church'e giderken tesadüf ederi rastladığım müzik dükkanında bir saat geçirdim. Restoranlardan bazıları masalarını dışarıya atmış ve şu ilginç görüntüyü ortaya çıkarmış:



Sandalyesini caddeye çevirmiş, kahvelerini/şampanyalarını yudumlayan insanlar.. Bunca düzenin, sakinliğin içinde kendilerine eğlence arıyor gibi bir halleri var. Zaten keyifleri de pek uzun sürmüyor ve genelde tahmin edilemez bir şekilde başlayan yağmurla anında kesiliyor. Gezdiğim günler boyunca aralıklı/aralıksız yağmur yağdı. Bu da iklimin bana göre güzelliği kimilerine göre de çetrefilli yanı.


Kuruluşu pek yeni, tarih boyunca kah İsveç kah Rusya egemenliği altındaki bu ülkenin anlaşılacağı üzere öyle göz kamaştırıcı bir tarihi de yoktu. Kuzey halklarının (benim en ilgimi çeken Lappland bölgesi yerlilerininkiydi) yaşam tarzları ve çevredeki egemen ülkelerin onların hayatları üzerinde bıraktığı etkiyi anlatır nitelikte sergiler bulunuyordu daha çok. Bana göreyse her şey, bir bataklıktan neyin yaratılabileceğinin en güzel örneğiydi.

Öte yandan bazı ülkeler de akıl almaz dönüşümlerden geçmişler sözünü ettiğim bu on yıllar boyunca. Hayaller suistimal edilip akabinde yıkımlara dönüşmüş; en sonunda da yerini düzene ayak uydurma çabasına bırakmış. Kendimi kimin yerine koyacağımı, kimi suçlayıp kime hak vereceğimi çözemedikten sonra tarafsız gözlerle bakıp alelade bir turist olmaya çalıştım.

İkinci durak St. Petersburg'a, çok büyük beklentilerle vardığımı çok geçmeden anladım. Burası büyük bir şehir ve bir nevi İstanbul gibi, başkent olmasa da başkent. Nevsky Prospekt, yani kentin en işlek caddesi, adeta markaların (ironik olarak da ağırlık Amerikan markalarında) hüküm sürdüğü bir krallık. Bazısı üç yüz yıla merdiven dayamış sarayların üstünde kocaman tabelalar.. Dünyanın her yerinde olduğu gibi St. Petersburg'da da yeni düzen geçmişin ihtişamıyla alay etmekle meşgul. Komünizmin izlerini silmekte bu kadar acele ederken yapabilecekleri en güzel şey elbette ki kendilerini kapitalizmin kucağına atmak.


"Ne bekliyordun ki" diyen içimdeki sese kulak verip keyfimi fazla bozmamaya karar veriyorum.

İdeoloji bir yana, zengin tarihlerini pek güzel korumuşlar ne de olsa. Hermitage, St. Isaac's, rengarenk 'Dökülen Kan' kilisesi derken tarih şöleni yaşıyorum ve Catherine the Great'e korkulu bir hayranlık duymaktan kendimi alamıyorum. Ama esas iple çektiğim şey bunların hiçbiri değil. Sonunda Dostoyevski'nin eserlerinin olmazsa olmazı Sennaya Ploşçad (Saman Pazarı)' nın yollarına düşüyorum. Ara sokaklardan kanalı izlemek, beklediğim ve bulacağımı umduğum St. Petersburg havasını daha çok yaşatıyor:



Sennaya Ploşçad Dostoyevski'nin yazdığı zamanlarda pislik yuvası haliyle bilinen bir yermiş. Şimdiyse vardığım meydan metro istasyonları ve yabancı müzik çalan büfelerle örülü bir yer. Eski halinden kurtulması sevindirici. Ya şimdi?

Şehrin arka sokaklarındaki kanallarda bir sürü küçük köprü var. Onlardan birinin üstünde rastladığım şey, sonradan açıklığa kavuştu:



Bu, evlilik törenlerinin küçük bir parçası. Evlenen çiftler köprüye böyle küçük (ya da büyük?) kilitler takıyorlar ki evlilik hiç bozulmasın. Ruslar'ın da çok sayıda batıl inancı var. Bir başka köprüdeki altından aslan başlarına da elimi sürüp dilek tuttum. Öyle gerekiyormuş.


Ne bileyim, böyle bir yolculuktu bu da. Her gidişin bir dönüşü vardır.

Ve son olarak:



Bu kadarı da olsun ama Leningrad'dan.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

sessizlik

İnsanlar için ne yapabileceğimi düşünüyorum sürekli. Sonra, bir yerlerden başlayıp yola çıktığımda bile "gündelik yaşam" gibi mazeret bulamayacağım kadar düz, basit bir hayhuyda bile ideallerimin yitip gitmesini izliyorum.
Duygusal, kimliksel, "ben" üzerine kurulu mutsuzluklarla ya da yine yalnızca bana "yarayan" mutluluklarla örülü hayatım. Ne kadar da iç içeyim dünyada yalnızca onda birlik bir kesimin tadını çıkarabildiği bunca lüksle? Evet, lüks. Üstelik buna kitaplar da dahil. Savaşın ortasında değilim, savaşı okuyorum. Açlığı, hastalığı, tecavüzü, cinayetleri, öylesi bir çaresizliği... Yalnızca okudum ben. Ölümünü okuduklarım kendi hesaplarına ölüyorlar. Görmek yetmiyor. Aksine edilginleşiyorum hesapların karmaşıklığının farkına vardıkça. Uzaklaşmaya çalışıyorum. Geceleri, on dakika, gidip geliyor sefaletin görüntüleri ve sonra tatlı uyku.. Rüyamda bile yoklar artık.
Böyle olmasını istemiyorum. Nasıl olacağını da bilemiyorum. Yardımlar, fonlar.. Bunların hepsi, sefaletin ve cehaletin gerçek sorumlusu ülkeler tarafından destekleniyor zaten. Önce talan edip sonra yardım ediyorlar. Yardımlar da oyunun bir parçası. Bir iki tane iyi yürekli insan varsa, sesini kesip bu oyuna dahil olsun o da diye.
Kendimi rahatlatan: "Yalnızca ben ne yapabilirim? Herkes kendi derdinde"cilikten ya da insan doğasının kötülüğünü öne süren açıklamalardan kusmak üzereyken işte böyle bir engele tosluyorum şimdi de. Görüyorum, denemenin mümkün olmayacağından o kadar emin oldukları için açıklamayı, bir kılıf uydurmayı bu kadar basit buluyorlar.
Ne diyeceğimi bilemiyorum; ama "yapacak hiçbir şey yok" demeyeceğim.

20 Haziran 2011 Pazartesi

"Onarmak Zordur"

Bir sene sonra yeniden izledim Cinema Paradiso'yu...
Salvatore (Toto) filmin sonlarında Giancaldo'ya döndüğünde güçlendiğini, birçok şeyi unutmuş olacağını düşündüğünü ama yanıldığını söylüyor: "Başladığım noktaya döndüm".
Ben de izlemeden önce başka bir kuşkuyu taşıyordum. Belki Salvatore için unutmuş olmak bir kaçış, bir sığınaktı; ama benimki daha çok bir korkuydu. Aynı şekilde etkilenmek istiyordum izlediklerimden.
Salvatore haklıymış. İnsan hiçbir zaman geçmişin izlerini silemiyor. Geçmiş ve ona duyduğumuz özlem her yerde bulabiliyor bizi. Çocukluğun kasabasından gelen bir telefon, kasede çekilmiş kısacık bir film... Hayatımız geçmişin süpüremediğimiz tozlarıyla kaplı bir kar küresi gibi.
Anılara yol vermek içimizden de gelmiyor belki. Toto'nun bu tuzağa düşeceğinden emin, "asla gelme" diyordu Alfredo. Geçmişin özlemine asla yenik düşmemesini öğütlüyordu. Döndüğünde bulduğu geçmişle gerçek geçmişinin de örtüşmeyen çok yanı olacaktı çünkü. Ne yaşıyorsak, yaşıyorken daha güzel. Nostalji yaratacak kadar eskidiğindeyse Özdemir Asaf'ın dediği gibi kulaklar bitmiş oluyor, şarkı sürse de. Toto'nun elinde kalan hiçbir şey yok. Ne sinema, ne sevdikleri. Yalnızca hayaletler.
Yitirilen şeyin eskimemesi bana göre de en büyük çaresizlik.

10 Haziran 2011 Cuma

Küçük Hanımın Şarkısı

Uyudu ada vapuru bu gece
Dizlerimde, dizlerimde
Karanlığa karışıyor bir çocuk
Yıldız doldurmuş ceplerine

Ah sevdasız kaldım
Böyle geçmez bu bahar
Gül kokuyor, gül kokuyor

El etti geçti bir deli martı
Yarama değdi kundurası
Küçük hanım dün kırlara kaçtı
Kırıldı yolda sandukası
Böyle geçmez bu bahar

Uzaktan ada vapuru geçiyor
Savuruyor bak dumanını
Yüreğime dokunuyor bu sızı
Dil yarası, dil yarası

Ah sevdasız kaldım
Kalbim şimdi kıyıya vuruyor

El etti geçti bir deli rüzgâr
Küçük hanım hülyaya dalar
Çok eskiden düşlerde gülerdi
Artık onun da geçmişi var
Böyle geçmez bu bahar

Ah sevdasız kaldım
Aklım şimdi kıyıya vuruyor


Ezginin Günlüğü

6 Haziran 2011 Pazartesi

Hayaller, Kayıklar

Teller var aslında, insanları birbirine bağlayan. Huzuru nerede aramalı?

12 Mayıs 2011 Perşembe

Bazen

Ne yakınında ne uzağında. Hissettiğinle kalıyorsun; tutup da gösteremiyorsun kimselere, anlatamıyorsun. Az geleceğinden korkuyorsun, fazla gelirse diyorsun. Eskiden söylenmişlere çok benzeyeceğini düşünüp vazgeçiyorsun -yeni bir şeyler söylenebileceğine dair bir umut taşıyorsan tüm tekrarlara rağmen. Gücü ürkütüyor bazen de seni sözcüklerin, birilerini kırarsam diye susuyorsun. Kıyıdan köşeden de olsa hayatına dokunursa birilerinin, sorumluluğu almayı göze alamıyorsun.
Yuttuğun sözcükler içini bin parçaya bölüyor geceleri. Kabusları bile yeğliyorsun, bir filmi izler gibi uzaktan bakabildiğin kabusları. Uyandığında çaresizce özgürsün. Koşabilirsin nefesin yettiğince.

Ama yakalayabilir misin?

24 Nisan 2011 Pazar

Uzak

Ne çok zaman geçti yazmayalı blogumuza!

Er ya da geç açılacağını bilince uğraşmadım açabilmek için bizim sayfayı. Her ne kadar alakam olmasa da siyasetle, verilen fevri kararların mantık çerçevesine uymadığı sürece kalıcı olamayacağını biliyoruz. Hele canım ülkemde, her şey her an değişime açık, verilen en kesin kararlar, en resmi durumlar, en küçük adımlar, yanlışlıkla yapılan doğrular. Otobüsler yakıldıktan, insanlar öldükten sonra farkına varılan hataları "değişim"den aldığımız güçle çözüyoruz bir şekilde. Olan oluyor, ölen ölüyor, biz yaşamaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Birileri çalıyor, diğerleri oynuyor, biz hep bakıyoruz, kim geleceğimizden ne çalmış, kim bunun üstünü örtmek için ne oyunlar oynanmış, onu izliyoruz. Sonra işte, blogumuz açılıyor, sessizce "Oh!" diyip yazmaya başlıyoruz. Kabul ediyorum.

"Yaptıklarını affettim." demek isterdim; ama kızgınım buraya, bu topraklarda yaşayanlara. Bugün her şeyi görmezden gelmeye alışan biz, bir saatlik otobüs yolculuğunu da patlak tekerle gidebiliyoruz. Sessiz, sakin. Ölürsek de ölen ölür, kalan sağlar hep olacak, içinde ben olmasam bile. Öyle değil mi?

1 Mart 2011 Salı

An

"Yakasında kocaman bir düğme
Sevinci bitiştirince acıya
Ayıran kuşkuyu inançtan
Yağmurun yağması iyidir
Bir çerkez mızıkası gibi rengarenk
İki adet kuş çantasında"

O incecik çizgiye neler sığdığını düşünemiyorum şimdi. Saniyelik anlayış dilimleriyle yetinmeli bütününü kaybetmeden. Farklıyız ve fazlayız. Bende bana hiç benzemeyen bir yan var ve orda, en uzaktakinde, ürkek bir gölge olarak ben.. Hepimiz aynı anda oturmuşuz ve bu şiiri okuyoruz, bu dizelerde hapsolmuşuz. Anlamak değil bu, içinde duymak. Gerek yokken inanmak.

Geçti bile!

11 Şubat 2011 Cuma

Soğuk

Kar kalkmamıştı, koyu beyazla paylaştım seni. Birileri korkmuş ateş yakıyordu. Akşam iniyordu, mavi-morla paylaştım seni. Ateşin yandığı yerde kar erimiyordu. Sarı sıcakla paylaştım seni. Ateş gözlerimi alıyordu. Nereye kadar tüketebileceğimi düşündüm yok'u.

Hangi renge değişsem seni?

9 Şubat 2011 Çarşamba

Dönüş

Yol verdiğim dizeleri davet ediyorum dünyama yeniden ("Özür dilerim; ama pişman değilim."). Unuttuğum kaybetme korkusunu hatırlatıyorlar bana. Son sözü seviyorum; ama gücünü olduğundan fazla görmek anlamsız. Ne yaparsam yapayım sözcüklerim benimle eş değerde. İstemekle geliyor ilk çizgi ve ne istediğim yeni yeni bulduruyor kendini. Çaba göstermek yok. Savruk duygularımı bile cezaya çarptırmıyorum; zaman aşımı suçu çoktan üstlendi. Maskeyi bir kenara bıraktım. Arkasına saklandığım tek şey sahici tanımsızlık artık, bana yeter. Gerçeği topladım çantama koydum, masalı gömebileceğim bir ağaç altı arıyorum.

Son söz değil; ne de olsa bir gün geleceğim emanetimi almaya.

8 Şubat 2011 Salı

Öylesine

Yok olmuyor, istemekle bitmiyor
Hiçbir yol yarılanmıyor, uzadıkça uzuyor
Kal demiyor, söz vermiş susuyor
Kelimeler düşmüyor, içinde salınıyor.

Günün bir anında kalbimi yakalayacak o hissi bekliyorum. Bir anda gelecek, tüm bedenimi saracak, günün geri kalanında "nasılsın" sorusunun cevabını belirtecek o anı arayarak geçiriyorum zamanımı. Uzun bir telefon konuşmasının ardından akılda kalan tek bir cümlenin yarattığı etkiye benziyor. Kendimde, kendim için, kendi kendime yaptığım değişikliklerin bu ana denk gelmesi için uğraşıyorum, mutluluk benden o kadar uzaklaşmasın diye. Belki haksızım ben ya da haksızlık ediyorum kendime, bilmiyorum, ama aklıma takılacak şey önceden sormuyor "Aklın müsait mi, bu akşam çaya geleceğim?" diye. Huzursuzluk var. Yalan yanlış hislerim gibi. Bir yandan kaybetme korkum, öte yandan sabırsızlıkla aldığım riskler, alışık olmadığım bir erteleme alışkanlığı ironilerle içimi yiyor. Sevdiğimi kaybetmekten korkuyorum, öyle ya da böyle. İnsan, bencilliğiyle öğreniyor eksik yaşamayı; ama ben en çok bu alışkanlıktan korkuyorum. Her şeye, her şeye sahip olayım diyen bir açgözlü değilim. Saçlarımı kestirdim, yakışmasa da olur. Gökçen çorbasını bir daha hiç içmesem, şiirlerimi kimse ezberlemese, yazılarımı kimse beğenmese de olur. Onların eksikliği, duyacağım bir sesin eksikliğinin yanında "hiç" bile değil.
 
Bu dönem, dediğimde ağlamaklı oluyorum. Hiç hazır değilim büyük kayıplara. Küçüklerine de değildim; ama korkunca başıma geliyor.

6 Şubat 2011 Pazar

Delik Deşik

kirpi gibisin çocuk
her tarafın diken
kim elini uzatsa
delik deşik

üstelik sen de kan içindesin


Attila İlhan

3 Şubat 2011 Perşembe

Ki

Her şey değişsin istiyorum. Güldüklerim, giydiklerim, yaptıklarım, okuduklarım, izlediklerim, sevdiklerim, sevenlerim, mevsimlerim, iklimlerim.
Öyle bir değişsin ki tek bir hücrem bile ben kokmasın istiyorum.
Yepyeni bir odadan, yepyeni bir güne perde açmak istiyorum.
İsteklerim de değişsin ve bir ben çıksın ortaya. Bambaşka. Biliyorum ki aynı huzursuzlukta.

30 Ocak 2011 Pazar

yüksek

saçlarına uzanıp sen
düştüğünde ayak uçlarına
karga kanatlandı öteki balkona
bir tülün kapanışı vardı
iki elin duruşu şaşkın bir omuzda
ve yıldızlar, sokakta dökülmüş gibi...

sen bir şeyler mırıldandın
karga uçtu ve gitti
birkaç kez oldu bunlar
bir daha olmadı
hepsi bu kadar

Zeynep Sayın

24 Ocak 2011 Pazartesi

Büyük Söz

Ömrümüzden bir gün daha geldi geçti;
Dereden akan su, ovada esen yel gibi.
İki gün var ki dünyada, bence ha var ha yok:
Daha gelmemiş gün bir, geçmiş gün iki.

Bir Varmış Bir Yokmuş

Çocukluk masumiyet çağı olduğu kadar şiddetin de çağı; ama sonuçları hesaplanamadığı için masum kabul edilebilecek bir şiddetin. Phillippe'in çocukluğu da olsa, Nemeçek de olsa söz konusu; çocukluk ortak bir paydada topluyor belli duyguları. Bağlanmanın, bir şey uğrunda ölebilecek olmanın çağı. Coşkunun, heyecanın. Sonra geride bırakıyoruz tüm bunları. Aşırılıklardan kaçınmayı öğreniyoruz. En küçük heyecanımızı bile maskelememiz gerektiğini tembihliyor içimize çoktan yerleşmiş bir ses. Saklanması gereken bir şey halini alıyor o coşku, o heyecan. Katı olmamız gerekiyor; duygu geçirmez bir duvar olmamız. Hareketlerimiz sıradanlaşıyor; çünkü onlardaki en ufak yabancılık bile yetiyor tehlike çanlarını çalmaya. "Çocuklaşmak" ayıplanıyor ve ne ağlayabiliyoruz ne gülebiliyoruz içimizden geldiği gibi. Kimseler istemiyor bilmedikleri sulara açılmayı, yalnız bırakılıyoruz farklılaştıkça. Yalnızlıktan da korkuyoruz. Duygularımıza, mimiklerimize yansıyor korkumuz ve olmayı istemediğimiz halde olması arzulanan oluyoruz yavaşça. Kibar bir gülümsemeyle ortayı buluyoruz, uçlardan kaça kaça.

Oyunlar savaşlara, masallar trajedilere dönüşürken bir de bakmışız ki büyümüşüz.

21 Ocak 2011 Cuma

Padam Padam

Düşte mi, şarkılarda mı? Yoksa üzerinde oyun oynanabilecek küçük bir toprak parçasında mı bulmalı onu? Tek kural, soru sormamaktır belki; soru sormadan yalnızca "öyle olması gerektiği için"i hissedebilmektir. Andır. Yokluğunu hissettiğimizde içimize dolan hüzünden yeniden doğabilendir ya da tüm hücrelerimizi kaplamışken bile duyabildiğimiz hafif burukluktur.
Zamandır, her haliyle. Ellerimizle, yüreğimizle kavramak istediğimiz ya da gözlerimizi sıkı sıkı kapayıp geçmesini umduğumuz zamandır.

Kaybedilebilir; ama hep geri gelir.

20 Ocak 2011 Perşembe

Bütün Yolculuk Boyunca Hasret Ayrılmadı Benden


Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
gölgem gibi demiyorum
çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da
Ellerim ayaklarım gibi de değil
uykudayken yitirirsin elini ayağını
ben hasreti uykuda da yitirmiyordum
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
açlıktı, susuzluktu demiyorum
sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil
giderilmesi imkansız bir şey
ne sevinç ne keder
şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz
içimdeydi dışımdaydı
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan
hasretten gayrı

Nazım Hikmet

18 Ocak 2011 Salı

"Neden"

Bu kadar karşılıksız kalmayı hak etmiyordum. Bir yük bindi omuzlarıma, adının arkadaşlık olmasından korkuyorum. Halbuki hep benim, değer, diyen. An gelir, insan durur, inancını sorgular. İnanmanın hep böyle çelişkili bir yanı var. Kalbinden geleni elinle tutamadığından gerçekliğini kabul etmek zor gelir. Somut bana her zaman güven vermese de, kum gibi gidebilir sonuçta, ben neredeyse ilk kez hislerime dokunmak istedim; çünkü şimdi kaldıramıyorum. Kendimden verdiğim ödünlerin hesabını tutacak değilim; ama "neden"lerimden en azından birine cevap alabilmek istiyorum. Bencil miyim? Kimseye, bencil olduğunu içimde bir yerlerde delicesine savunduğum insanlara bile böyle bir sıfatı yüklemek istemiyorken, kendime neden yapayım? Kendime haksızlık yapmaktan korkmamalı mıyım? Belki de önceliklerimde bazı oynamaların zamanı geldi. Belki de elinden tuttuğum kişiler için yardımcı olamayacağım bir merdiven örneği geldi. Bu geçiş anını hayal edemediğim için bırakamadım kimsenin elini; ama ben böyle yaptıkça başkalarının fırsatlarını ellerinden almıyor muyum? Bu, inancımın yeni ikilemi.

Hep isterim ki yanımda olan huzur bulsun, yüzü gülsün sayemde. Bunu başarmak için çabalarım ben, öyle işte. Ya değerini bilmezse? Ya bilir de bana hiç göstermezse? İşte burada, kum olsun, somut olsun diyorum. Aynen böyle.

HIMPH-2

Untitled

Şu sigaralar gibi biriktiriyorsun insanları ahçin. Kimini, durakta beklediğinden erken gelen otobüse binebilmek için yarım bırakmak zorunda kalıyorsun. Söndürmeye bile fırsat bulamadan, arkasından üzüldüğün halde sırf gitmek arzusuyla terk ediyorsun. Kimini son tütününe kadar içine çekip acımasızca ama için acıyarak ayağının altına eziyor, yenisini yakıyorsun. Her birini tüketiyorsun, teker teker. Her seferinde aynı heyecan ve istekle yaktığın o ateş ciğerlerine çarpıyor. Her birinin kokusu sinmiş ruhunun parçalarına, teker teker. Ve aldığın her nefeste farklı bir insana dönüşüyorsun. Hepsine yetecek kadar açlık var içinde. Gözlerindeki dumana bütün dünyayı sığdırmak istiyorsun. O paketi akşama sakla, diyorum. Tasarruflu tüketmek gerek. Yararını, zararını düşünecek halde değilsin ahçin, bağımlılık bu. Hangi filmde izledin, hangi kitapta okudun tüm bunları? Küçükken biriktirdiğin kartpostallar mı, atmaya kıyamayıp bir köşede sakladığın yenmiş şeker ambalajları mı alıştırdı seni? Bilmiyorum. Dönüş yok bundan sonra. Akşam oluyor.


Ellerim titriyor, yak bir sigara ahçin.

Korkuyorum kendimden.


Davetsiz Misafir

16 Ocak 2011 Pazar

"Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydim Seni"

Kim bilir, belki Tanrı'nın bile hesaba katmadığı bir şeydi bu..

15 Ocak 2011 Cumartesi

Her Şeyi Döktüm Küf Kaldı

Önceki yazılanlara bakıp, "Aa! Bunun burası güzel olmamış." dedikten sonra "Ama yok biz geri dönmeyiz"i ekledik az önce; belli ki güçsüz görünmek korkutuyor. Halbuki asıl neden, yaşadığımız, deneyim diye cebimize koyduğumuz her şeyi sahiplenecek kadar hoşgörümüz olması. Keşke'den çok iyi ki demeyi öğrenme sanatının bize kazandırdıkları bunlar. İyi ki yapılmış geri dönüşü olmayan hataları ve iyi ki kabullenmişiz her birini. Korksak da artmalarından..


O zaman, "kimse kaçamaz keyfinden" simite, beyaz peynire, çaya gelsin.

14 Ocak 2011 Cuma

Bir Şeyi Çok Söyleyince Anlamını Yitirir Ya

-Yazamadım, ne yazayım?
-Uykumda naz yapmayı çok seviyorum.
-Uykuna?
-Uykumda.
-Uykuna naz yapmazsın zaten, hemen kabul edersin.

11 Ocak 2011 Salı

Recipe

En güzel seneyi geride bıraktıktan sonra yeni yılı ancak ilkbaharın hayali paklar. Şimdi ancak çalışmaktan kaçmanın göstergesi olan bu entryler, birkaç hafta içinde daha çok anlam kazanacak, eminim. Yine de 'meşgulken her şeye zaman bulunur'un sonuna kadar arkasındayım. Zamanı boşa geçirmemenin verdiği mutluluk, küçücük dilimleri doldurmaya itiyor insanı tüm bulduklarıyla. Her hayalden bir tutam alınca, güzel bir tarif çıkıyor ortaya -henüz tamamlanmamış da olsa.
Her şeyin bir zamanı var. Tadı damakta kalacak anılara ulaşabilmek için şimdi kışı yaşama zamanı.

Afiyet olsun!

10 Ocak 2011 Pazartesi

Skype

Yar saçların lüle lüle...

7 Ocak 2011 Cuma

'Sarı Sayfalı'da Eskiyen

Gözlerin

Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşamüstü
Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak, şarkılara sığınmak bir akşamüstü

Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi

Bir orman, bir gece kar altındayken
Çocuksu, uçarı koşmak seninle
Elini avcumda bulup yitirmek, yitirmek
Sığınmak, ellerine sığınmak bir gece vakti

Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı bin bir soruyla
Bitmemiş bir şarkı dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak, şarkılara sığınmak bir ömür boyu

Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

"Tragic History Repeats Itself"

Yoğunlaştırılmış zaman dilimlerini seviyorum, konsantre deterjanlar gibi içimdeki tüm lekeleri daha az ama öz hızda çıkarabiliyorum. Bu demek değil ki finaller varken siyah giyinmekten vazgeçiyorum! Renkleri hayallerimde arıyorum, kimi zaman İspanya'da aylak aylak sokaklarda kimi zaman paylaşılmış bir öyküdeyim. En güzeli yalnız olmamak en zor anda, yeni kelimeler üretirken kulaklarımızın aynı anda donması soğukta. Zorluklar yaşanır, geçer biliyorum. Öğretilmiş olmanın acısı ve gururunu beraber tatmayı tuhaf bulsam da egoma yenik düşüp bunu da anlayışla karşılayabiliyorum. Bilinçli yaşamanın yarar ve zararlarını aynı anda gözlemlemek gibi, her hissin/söylenenin farkında olmak hayatın sihrini fazla gerçekçi kılsa bile "en azından"larla tutunabiliyorum hala, post-war etkisiyle nation'a nasıl tutunmuşlarsa. Tabii öte yanda cosmopolitan multiculturalism var, inkar etmemek lazım. Hatta yalnız kelimelere saygı duysam, gereğinden fazla anlam yüklemiş olurum, o kadar. Kozmopolit dünyanın gerekleri arasında modern sanatın "olduğu yerde bırakma" amacı, belki de aracı yer alıyor çünkü benim dünyamda. Kabul edene.

5 Ocak 2011 Çarşamba

İki Yabancı

Şimdi ben başlıyorum, o devam edecek.

Hikayemizin karakteri bir yabancı. Kaldırımda yürürken ayaklarının ritmiyle umutlanan, sevdiği şarkılara adım yakıştırmaya çalışan, bu sırada içinden daha önce hiç duymadığı bir dille kendine kimsesiz hikayeler anlatan, Berla. Biriktirdiği hikayelerini kimselere emanet etmiyor Berla; karşılıksız olmayacağını bilse de uzaklaşamıyor onlardan, o bambaşka dilin hayat verdiği şarkılardan uzaklaşamadığı gibi. İçinde oluşturduğu gürültü, İstanbul'un sesini acımazca bastırıyor. Tam bu sırada önündeki ayak sayısı dörde çıkıyor. Ürkek gözleri büyüdükçe gölge düşüyor sesine şarkısının. Tekrarların yerleşmişliği onu kafasını çevirip bakmaya zorlasa da; hikaye onun hikayesi, aldırmıyor. Sonra bir an geliyor, bulutlar hızla toplanıyor tepesinde. Koyu griye bürünürken etraf, yağmurun kendinden rol çalmasına izin verip vermemekte kararsız, yürümeye devam ediyor Berla. Eğer hızlanmazsa; onu görecek, farkında değil. Her zamanki gibi yapmak istedikleriyle yapması gerekenler çelişiyor. Kalbi -inadına- ıslanmak istiyor ve her zamanki gibi kazanan(?) o oluyor. Bir, iki... Damlalar önce saçlarında, sonra alnında ve nihayet kirpiklerinde. Görüyor.
Damarlarındaki bu hızlı dolaşım, onu içine daha da derinlemesine yayıyor. Geçmişin izleri paslanmış karıncalar gibi, ellerinde beliriyor. Gözler değişmez, hele bakışlar... Bu kadar aynı kalabilir mi sahiden? "Aşk. Tekrar hoş geldin, en davetsiz misafirim. Güneşin sıcaklığında ya da damlaların ıslaklığında, ne fark eder? Yine sensin, karşıma çıkan, gözlerimi kaçırmaya çalıştığım köşe başlarında." Duruyor Berla; bu sefer hiç kaçırmadan gözlerini. Sessiz, sebepsiz. İçindeki şiddetli depremi hafifçe titreyerek açık eden (ya da gizleyen) elleriyle ne yapacağını bilemeden duruyor. Söyleyemediği sözcükler geliyor dilinin ucuna, onca zamanın ardından hâlâ onun gözbebeklerinde kendini arıyor. Bundan beş dakika önce dört ayakta takılıp kalsaydı, şimdi bu alevlerle sarsılmayacaktı yüreği. Hafif bir öksürük sesi, yaklaşan ayak sesleri. Değişime kapılmadan nasıl bu kadar koruyabilir kendini bir şeyler bu dünyada? O ana kadar hızlı atılmış adımların ilerleyişi, kendi hizasında son buluyor.
-Favorin küf rengi mi hâlâ?
-Eğer sen hâlâ ilginç buluyorsan.

-Bir adım daha?
-Olur; ama yönü benim belirlememe izin verme.

-Madem öyle diyorsun... Deniz, kenarında bizi ağırlamak için çırpınıyor zaten, baksana.
-Hem de tam bu rengindeyken hava.

-Ah, bu rengi havanın...
Çok özlemişim seni.

-Ben... Zorluyorum hafızamı. Ama yok, önceden bu anlamıyla kullandığım bir "ben de" yok içimde. Söylesem?
Ben de.

"Kokusunu içime öyle bir çeksem ki az sonra ellerimden kayarken yine gözlerimden akacak yaşları engellese bir olup tüm bedeni. Gitse bile bırakmasa içim onu. Böyle, işte tam böyle sımsıkı sarılsam, hayallerimin hayalliğine inat, gerçeklerde bulsam onu. Tıpkı nefes gibi. O yaşatsa beni, bunca zaman uzaktan olduğu gibi. Yerinden çıkacak kalbim. Ya ellerim? Onu buldukları için mi ısındılar bir anda?"

Uzun sürdü sessizlikleri, içlerindeki gevezelikleri. Derin değildi; biri dudaklarını kıpırdatsa diğerininkinden dökülüverecekti sözcükler. O kadar kırılgandı; ama kırılmadı. Birikmişlik kopkoyu kaplamıştı her iki yüreği de. Özlemin tek bir öze indirgediği düşünüş, bu sisin ardında tamamlanmayı bekledi.

-Sensiz günlerim, bir kaplumbağa ıslığı gibi. Yavaş, duyulmaz, dokunmaz bir dünyanın zorluklarında ben hep en yalnızım. Şimdiyse aradığım kutunun kapağını açtım, içindeki boşluğu gördüm. Bu boşluktan kaçamayacağımı biliyordum. Anlamı hiçbir zaman bulamayacağımı, biz öylece bitiverdikten sonra. İlgisiz düşler gibi kelimeler yan yana sıralandı, şimdiden farksız, bir türlü bulamadım neyi nasıl ifade edeceğimi. Bendeki seni kime neden göstereceğimi.
-Kapı eşiğinde durmak gibi bu, aitliğini çözemediğim bir geçmişi tutarak ellerimde. Dört duvar arasındaki tortuyu görmezden gelmektense, duvarları yıkıp enkazda kaybetmek istedim varı yoğu. Ellerim titriyor, düştü düşecek ne yaşandıysa. Şimdiyi ise o yıkıntı içinde hiç hasar görmemiş bir aynadan yansıdığı haliyle görüyorum; sendeki beni.
Berla gözlerini utana sıkıla kaldırdı, kendini buldu bir anda. Neden sonra, bir ruh ayrıldı bedeninden, yeni yola eski patikadan çıkılmadığını öğütleyerek ona. Yapamayacağını fark etti. Bu tam bir dehşet anıdır: Eller dile tutsaktır, sıcaklığını yalnız kalbinizin terlemesiyle durdurabilirsiniz.

-Kabul edelim: Bu şiir ikimizi de yordu hep. Yıpranmaya değer sevgi; ama ya takatimiz kalmadıysa? Belki de gerçekten bitmeli, bir nefesle "Hoşça kal!" denebilmeli.(Nefesini içine çekti.)

Susuyor Berla. Onunla, onsuz. Rüzgara karışan yağmur, griyi havadan çalıp ruhlarına dağıtırken aklına geliyor deniz. Kenarındakilerle birlikte veda ediyor ona uzaktan, sanki en başından beri biliyordu ona kadar gidemeyeceklerini. Şimdi onun gözlerinde. Kalmak istiyor; ama hoşça olması için taksiyi durduruyor.

Kapıyı açarken nefesini veriyor, bir dram bitiyor.

Onları yalnız, yalnız umut paklar artık.

4 Ocak 2011 Salı

Politika

Göz kapaklarım, nasıl kırdınız direncimi, hayranım.

ps. saçmalamak hakkımdır.

Silinmiş Yıldızlar

Şeyh fahişeye demiş ki: Utanmaz kadın;
Her gün sarhoşsun, onun bunun kucağındasın.
Doğru, demiş fahişe, ben öyleyim; ya sen?
Sen bakalım şu göründüğün adam mısın?

3 Ocak 2011 Pazartesi

Doğmak İçin

Sevgili 2011,

Umarım, benden elimden gelenin fazlasını beklemezsin.

Tırnaklarımı yemeyi bırakmayı ben de istiyorum elbette; ama bu göründüğü kadar kolay değil. Bunu başarabilmem için önce yürekten inanmam lazım yapabileceğime, içimdeki ses "Dur!" derken ciddi olmalı, elime her bakışımda "Alışkanlıklar, özlenir." dememeyi öğrenmeliyim. Dışarıdan kötü görünen şeyler, içeride bana güç veriyor olabilir ayrıca. Kimin ne düşündüğünden çok kendimle olan barışıklığım bugünü kurtarmamı sağlayacak, biliyorum. Ben tam bunları yazarken Michelle Featherstone- Coffee & Cigarettes çalması da pek ironik oldu. I must quit you, right. Dedim; ama bunun zorluk derecesine 9 veriyorum.
Şarkıların rastgele modda olması tuhaf geldi bayağı, yoksa Radiohead'den Just'ı açmazdım, o sözler yardımıma koşmazdı tam bu anda.

"You do it to yourself, you do
And that's what really hurts"

Tüm alışkanlıklarım, aramızdaki çizgiyi unutmamak dileğiyle, gelin beraber "Hoş geldin!" diyelim yeni yıla. Ne seninle ne de sensiz, sonuçta.

Umarım umduğumu bulurum.

Buluruz, hep birlikte.