7 Eylül 2011 Çarşamba

dönüşlerden biri..


Uzun günlerden sonra, hatta hava durumunu da hesaba katarsak 'uzun yağmurlardan sonra', ülkeme döndüm. Ve gördüm ki bir yerlerde, birileri kendi ülkelerini el üstünde tutmayı başarmış:


Fin başkenti Helsinki; düzeni, huzuru ve refah seviyesiyle beni çok etkiledi. Altı yüz binden az nüfuslu bir başkent olarak bu durumu sağlamış olması çok da büyük bir başarı olarak görünmeyebilir. Yine de hem sanayisini geliştirip hem de sanayileşmenin etkilerinden ayrı parklar, ormanlar içinde bir cennet barındırabilmek az şey değil bence bir başkent için. Öyle ki işlek caddelerinden birinden gizli bahçe gibi geçilen yeşil alanın deniz kenarı boyunca yürüyenler, koşanlar, bisiklete binenler, kenardaki kafelerde kafa dinleyenler için ideal mekan oluşturduğunu görüp büyülendim. Üstelik bu uzun parkur/yol/yeşil alan/orman karışımı şehri neredeyse çepeçevre sarıyordu. Hem öyle bir yerden söz ediyoruz ki ne kalabalık var ne engebeli yer şekilleri. Gördüğüm her şey yaşadığım yerin zıttı olduğu ölçüde çekiciydi. Yürüdüm, yürüdüm. Yorulduğumda da denizin içine doğru uzanan bir kafede kafamı dinledim. Gerçekten, hayatımda ilk defa kafamı dinlediğimi hissederek.

Sadece doğası değil elbet, şehir merkezinde gördüğüm düzen üzerine de söylenecek çok şey var. Bir kere neredeyse bütün şehri dolaşan bir tramvay hattı döşenmiş ve tramvayların ne zaman geleceği dakikasına dek belli. Trafikte sıkışan tramvayın o anda trafikte sıkışmış olduğunu bile anlayabiliyorsunuz göstergelerden. Arabalar çok dikkatli, caddeler tertemiz, insanlar olağanüstü sakin. Hayat pahalı; ama herkes ona göre kazanıyor gibi görünüyor. Gelir dağılımı en adil olan ülkelerden Finlandiya.

Şehir merkezinde, Alexanterinkatu'daki o büyük kitapçıda kendimi kaybettim, Rock Church'e giderken tesadüf ederi rastladığım müzik dükkanında bir saat geçirdim. Restoranlardan bazıları masalarını dışarıya atmış ve şu ilginç görüntüyü ortaya çıkarmış:



Sandalyesini caddeye çevirmiş, kahvelerini/şampanyalarını yudumlayan insanlar.. Bunca düzenin, sakinliğin içinde kendilerine eğlence arıyor gibi bir halleri var. Zaten keyifleri de pek uzun sürmüyor ve genelde tahmin edilemez bir şekilde başlayan yağmurla anında kesiliyor. Gezdiğim günler boyunca aralıklı/aralıksız yağmur yağdı. Bu da iklimin bana göre güzelliği kimilerine göre de çetrefilli yanı.


Kuruluşu pek yeni, tarih boyunca kah İsveç kah Rusya egemenliği altındaki bu ülkenin anlaşılacağı üzere öyle göz kamaştırıcı bir tarihi de yoktu. Kuzey halklarının (benim en ilgimi çeken Lappland bölgesi yerlilerininkiydi) yaşam tarzları ve çevredeki egemen ülkelerin onların hayatları üzerinde bıraktığı etkiyi anlatır nitelikte sergiler bulunuyordu daha çok. Bana göreyse her şey, bir bataklıktan neyin yaratılabileceğinin en güzel örneğiydi.

Öte yandan bazı ülkeler de akıl almaz dönüşümlerden geçmişler sözünü ettiğim bu on yıllar boyunca. Hayaller suistimal edilip akabinde yıkımlara dönüşmüş; en sonunda da yerini düzene ayak uydurma çabasına bırakmış. Kendimi kimin yerine koyacağımı, kimi suçlayıp kime hak vereceğimi çözemedikten sonra tarafsız gözlerle bakıp alelade bir turist olmaya çalıştım.

İkinci durak St. Petersburg'a, çok büyük beklentilerle vardığımı çok geçmeden anladım. Burası büyük bir şehir ve bir nevi İstanbul gibi, başkent olmasa da başkent. Nevsky Prospekt, yani kentin en işlek caddesi, adeta markaların (ironik olarak da ağırlık Amerikan markalarında) hüküm sürdüğü bir krallık. Bazısı üç yüz yıla merdiven dayamış sarayların üstünde kocaman tabelalar.. Dünyanın her yerinde olduğu gibi St. Petersburg'da da yeni düzen geçmişin ihtişamıyla alay etmekle meşgul. Komünizmin izlerini silmekte bu kadar acele ederken yapabilecekleri en güzel şey elbette ki kendilerini kapitalizmin kucağına atmak.


"Ne bekliyordun ki" diyen içimdeki sese kulak verip keyfimi fazla bozmamaya karar veriyorum.

İdeoloji bir yana, zengin tarihlerini pek güzel korumuşlar ne de olsa. Hermitage, St. Isaac's, rengarenk 'Dökülen Kan' kilisesi derken tarih şöleni yaşıyorum ve Catherine the Great'e korkulu bir hayranlık duymaktan kendimi alamıyorum. Ama esas iple çektiğim şey bunların hiçbiri değil. Sonunda Dostoyevski'nin eserlerinin olmazsa olmazı Sennaya Ploşçad (Saman Pazarı)' nın yollarına düşüyorum. Ara sokaklardan kanalı izlemek, beklediğim ve bulacağımı umduğum St. Petersburg havasını daha çok yaşatıyor:



Sennaya Ploşçad Dostoyevski'nin yazdığı zamanlarda pislik yuvası haliyle bilinen bir yermiş. Şimdiyse vardığım meydan metro istasyonları ve yabancı müzik çalan büfelerle örülü bir yer. Eski halinden kurtulması sevindirici. Ya şimdi?

Şehrin arka sokaklarındaki kanallarda bir sürü küçük köprü var. Onlardan birinin üstünde rastladığım şey, sonradan açıklığa kavuştu:



Bu, evlilik törenlerinin küçük bir parçası. Evlenen çiftler köprüye böyle küçük (ya da büyük?) kilitler takıyorlar ki evlilik hiç bozulmasın. Ruslar'ın da çok sayıda batıl inancı var. Bir başka köprüdeki altından aslan başlarına da elimi sürüp dilek tuttum. Öyle gerekiyormuş.


Ne bileyim, böyle bir yolculuktu bu da. Her gidişin bir dönüşü vardır.

Ve son olarak:



Bu kadarı da olsun ama Leningrad'dan.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

sessizlik

İnsanlar için ne yapabileceğimi düşünüyorum sürekli. Sonra, bir yerlerden başlayıp yola çıktığımda bile "gündelik yaşam" gibi mazeret bulamayacağım kadar düz, basit bir hayhuyda bile ideallerimin yitip gitmesini izliyorum.
Duygusal, kimliksel, "ben" üzerine kurulu mutsuzluklarla ya da yine yalnızca bana "yarayan" mutluluklarla örülü hayatım. Ne kadar da iç içeyim dünyada yalnızca onda birlik bir kesimin tadını çıkarabildiği bunca lüksle? Evet, lüks. Üstelik buna kitaplar da dahil. Savaşın ortasında değilim, savaşı okuyorum. Açlığı, hastalığı, tecavüzü, cinayetleri, öylesi bir çaresizliği... Yalnızca okudum ben. Ölümünü okuduklarım kendi hesaplarına ölüyorlar. Görmek yetmiyor. Aksine edilginleşiyorum hesapların karmaşıklığının farkına vardıkça. Uzaklaşmaya çalışıyorum. Geceleri, on dakika, gidip geliyor sefaletin görüntüleri ve sonra tatlı uyku.. Rüyamda bile yoklar artık.
Böyle olmasını istemiyorum. Nasıl olacağını da bilemiyorum. Yardımlar, fonlar.. Bunların hepsi, sefaletin ve cehaletin gerçek sorumlusu ülkeler tarafından destekleniyor zaten. Önce talan edip sonra yardım ediyorlar. Yardımlar da oyunun bir parçası. Bir iki tane iyi yürekli insan varsa, sesini kesip bu oyuna dahil olsun o da diye.
Kendimi rahatlatan: "Yalnızca ben ne yapabilirim? Herkes kendi derdinde"cilikten ya da insan doğasının kötülüğünü öne süren açıklamalardan kusmak üzereyken işte böyle bir engele tosluyorum şimdi de. Görüyorum, denemenin mümkün olmayacağından o kadar emin oldukları için açıklamayı, bir kılıf uydurmayı bu kadar basit buluyorlar.
Ne diyeceğimi bilemiyorum; ama "yapacak hiçbir şey yok" demeyeceğim.

20 Haziran 2011 Pazartesi

"Onarmak Zordur"

Bir sene sonra yeniden izledim Cinema Paradiso'yu...
Salvatore (Toto) filmin sonlarında Giancaldo'ya döndüğünde güçlendiğini, birçok şeyi unutmuş olacağını düşündüğünü ama yanıldığını söylüyor: "Başladığım noktaya döndüm".
Ben de izlemeden önce başka bir kuşkuyu taşıyordum. Belki Salvatore için unutmuş olmak bir kaçış, bir sığınaktı; ama benimki daha çok bir korkuydu. Aynı şekilde etkilenmek istiyordum izlediklerimden.
Salvatore haklıymış. İnsan hiçbir zaman geçmişin izlerini silemiyor. Geçmiş ve ona duyduğumuz özlem her yerde bulabiliyor bizi. Çocukluğun kasabasından gelen bir telefon, kasede çekilmiş kısacık bir film... Hayatımız geçmişin süpüremediğimiz tozlarıyla kaplı bir kar küresi gibi.
Anılara yol vermek içimizden de gelmiyor belki. Toto'nun bu tuzağa düşeceğinden emin, "asla gelme" diyordu Alfredo. Geçmişin özlemine asla yenik düşmemesini öğütlüyordu. Döndüğünde bulduğu geçmişle gerçek geçmişinin de örtüşmeyen çok yanı olacaktı çünkü. Ne yaşıyorsak, yaşıyorken daha güzel. Nostalji yaratacak kadar eskidiğindeyse Özdemir Asaf'ın dediği gibi kulaklar bitmiş oluyor, şarkı sürse de. Toto'nun elinde kalan hiçbir şey yok. Ne sinema, ne sevdikleri. Yalnızca hayaletler.
Yitirilen şeyin eskimemesi bana göre de en büyük çaresizlik.

10 Haziran 2011 Cuma

Küçük Hanımın Şarkısı

Uyudu ada vapuru bu gece
Dizlerimde, dizlerimde
Karanlığa karışıyor bir çocuk
Yıldız doldurmuş ceplerine

Ah sevdasız kaldım
Böyle geçmez bu bahar
Gül kokuyor, gül kokuyor

El etti geçti bir deli martı
Yarama değdi kundurası
Küçük hanım dün kırlara kaçtı
Kırıldı yolda sandukası
Böyle geçmez bu bahar

Uzaktan ada vapuru geçiyor
Savuruyor bak dumanını
Yüreğime dokunuyor bu sızı
Dil yarası, dil yarası

Ah sevdasız kaldım
Kalbim şimdi kıyıya vuruyor

El etti geçti bir deli rüzgâr
Küçük hanım hülyaya dalar
Çok eskiden düşlerde gülerdi
Artık onun da geçmişi var
Böyle geçmez bu bahar

Ah sevdasız kaldım
Aklım şimdi kıyıya vuruyor


Ezginin Günlüğü

6 Haziran 2011 Pazartesi

Hayaller, Kayıklar

Teller var aslında, insanları birbirine bağlayan. Huzuru nerede aramalı?

12 Mayıs 2011 Perşembe

Bazen

Ne yakınında ne uzağında. Hissettiğinle kalıyorsun; tutup da gösteremiyorsun kimselere, anlatamıyorsun. Az geleceğinden korkuyorsun, fazla gelirse diyorsun. Eskiden söylenmişlere çok benzeyeceğini düşünüp vazgeçiyorsun -yeni bir şeyler söylenebileceğine dair bir umut taşıyorsan tüm tekrarlara rağmen. Gücü ürkütüyor bazen de seni sözcüklerin, birilerini kırarsam diye susuyorsun. Kıyıdan köşeden de olsa hayatına dokunursa birilerinin, sorumluluğu almayı göze alamıyorsun.
Yuttuğun sözcükler içini bin parçaya bölüyor geceleri. Kabusları bile yeğliyorsun, bir filmi izler gibi uzaktan bakabildiğin kabusları. Uyandığında çaresizce özgürsün. Koşabilirsin nefesin yettiğince.

Ama yakalayabilir misin?

24 Nisan 2011 Pazar

Uzak

Ne çok zaman geçti yazmayalı blogumuza!

Er ya da geç açılacağını bilince uğraşmadım açabilmek için bizim sayfayı. Her ne kadar alakam olmasa da siyasetle, verilen fevri kararların mantık çerçevesine uymadığı sürece kalıcı olamayacağını biliyoruz. Hele canım ülkemde, her şey her an değişime açık, verilen en kesin kararlar, en resmi durumlar, en küçük adımlar, yanlışlıkla yapılan doğrular. Otobüsler yakıldıktan, insanlar öldükten sonra farkına varılan hataları "değişim"den aldığımız güçle çözüyoruz bir şekilde. Olan oluyor, ölen ölüyor, biz yaşamaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Birileri çalıyor, diğerleri oynuyor, biz hep bakıyoruz, kim geleceğimizden ne çalmış, kim bunun üstünü örtmek için ne oyunlar oynanmış, onu izliyoruz. Sonra işte, blogumuz açılıyor, sessizce "Oh!" diyip yazmaya başlıyoruz. Kabul ediyorum.

"Yaptıklarını affettim." demek isterdim; ama kızgınım buraya, bu topraklarda yaşayanlara. Bugün her şeyi görmezden gelmeye alışan biz, bir saatlik otobüs yolculuğunu da patlak tekerle gidebiliyoruz. Sessiz, sakin. Ölürsek de ölen ölür, kalan sağlar hep olacak, içinde ben olmasam bile. Öyle değil mi?