20 Eylül 2011 Salı

Misilleme

Sen sanıyorsun ki bazen ara verilebilir hayata. Haklısın belki de. Hep yakalamak zorundaymışsın gibi hayatı koştur koştur, kan ter içinde kalırken bilfiil, bir bakıyorsun zaman geçmiş, ara bitmiş. Başkalarının görmediklerini gören gözler, ıslanmış. Aranın sonu başından ağır gelmiş. Neler kaçmış öyle, neler? Kim bilir, belki de hiçbir şey. Hani o sözler var ya, ağızdan çıkmışlar bir kere. Anlamlı ya da anlamsız bir bütünün parçası oluvermişler geçmişinde. İşte onlar arayı açmış da açmış. Kapat kapatabilirsen.

burada

Yağmuru hep seveceğim; o birkaç kişinin görebildiğini gören bir göz yok bende. Ben, başka şeyler gördüm, başka şeyler duydum, başka şeyler anlıyorum. Söz de ağızdan çıktığında bir anlamı yoktur, yol aştığınca anlamlanacaktır. Az gider, uz gider -ama elbette ki varacaktır. Nereden'siz, nereye'siz, varacaktır.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Ne yazsam?

Ne yazsam?

7 Eylül 2011 Çarşamba

dönüşlerden biri..


Uzun günlerden sonra, hatta hava durumunu da hesaba katarsak 'uzun yağmurlardan sonra', ülkeme döndüm. Ve gördüm ki bir yerlerde, birileri kendi ülkelerini el üstünde tutmayı başarmış:


Fin başkenti Helsinki; düzeni, huzuru ve refah seviyesiyle beni çok etkiledi. Altı yüz binden az nüfuslu bir başkent olarak bu durumu sağlamış olması çok da büyük bir başarı olarak görünmeyebilir. Yine de hem sanayisini geliştirip hem de sanayileşmenin etkilerinden ayrı parklar, ormanlar içinde bir cennet barındırabilmek az şey değil bence bir başkent için. Öyle ki işlek caddelerinden birinden gizli bahçe gibi geçilen yeşil alanın deniz kenarı boyunca yürüyenler, koşanlar, bisiklete binenler, kenardaki kafelerde kafa dinleyenler için ideal mekan oluşturduğunu görüp büyülendim. Üstelik bu uzun parkur/yol/yeşil alan/orman karışımı şehri neredeyse çepeçevre sarıyordu. Hem öyle bir yerden söz ediyoruz ki ne kalabalık var ne engebeli yer şekilleri. Gördüğüm her şey yaşadığım yerin zıttı olduğu ölçüde çekiciydi. Yürüdüm, yürüdüm. Yorulduğumda da denizin içine doğru uzanan bir kafede kafamı dinledim. Gerçekten, hayatımda ilk defa kafamı dinlediğimi hissederek.

Sadece doğası değil elbet, şehir merkezinde gördüğüm düzen üzerine de söylenecek çok şey var. Bir kere neredeyse bütün şehri dolaşan bir tramvay hattı döşenmiş ve tramvayların ne zaman geleceği dakikasına dek belli. Trafikte sıkışan tramvayın o anda trafikte sıkışmış olduğunu bile anlayabiliyorsunuz göstergelerden. Arabalar çok dikkatli, caddeler tertemiz, insanlar olağanüstü sakin. Hayat pahalı; ama herkes ona göre kazanıyor gibi görünüyor. Gelir dağılımı en adil olan ülkelerden Finlandiya.

Şehir merkezinde, Alexanterinkatu'daki o büyük kitapçıda kendimi kaybettim, Rock Church'e giderken tesadüf ederi rastladığım müzik dükkanında bir saat geçirdim. Restoranlardan bazıları masalarını dışarıya atmış ve şu ilginç görüntüyü ortaya çıkarmış:



Sandalyesini caddeye çevirmiş, kahvelerini/şampanyalarını yudumlayan insanlar.. Bunca düzenin, sakinliğin içinde kendilerine eğlence arıyor gibi bir halleri var. Zaten keyifleri de pek uzun sürmüyor ve genelde tahmin edilemez bir şekilde başlayan yağmurla anında kesiliyor. Gezdiğim günler boyunca aralıklı/aralıksız yağmur yağdı. Bu da iklimin bana göre güzelliği kimilerine göre de çetrefilli yanı.


Kuruluşu pek yeni, tarih boyunca kah İsveç kah Rusya egemenliği altındaki bu ülkenin anlaşılacağı üzere öyle göz kamaştırıcı bir tarihi de yoktu. Kuzey halklarının (benim en ilgimi çeken Lappland bölgesi yerlilerininkiydi) yaşam tarzları ve çevredeki egemen ülkelerin onların hayatları üzerinde bıraktığı etkiyi anlatır nitelikte sergiler bulunuyordu daha çok. Bana göreyse her şey, bir bataklıktan neyin yaratılabileceğinin en güzel örneğiydi.

Öte yandan bazı ülkeler de akıl almaz dönüşümlerden geçmişler sözünü ettiğim bu on yıllar boyunca. Hayaller suistimal edilip akabinde yıkımlara dönüşmüş; en sonunda da yerini düzene ayak uydurma çabasına bırakmış. Kendimi kimin yerine koyacağımı, kimi suçlayıp kime hak vereceğimi çözemedikten sonra tarafsız gözlerle bakıp alelade bir turist olmaya çalıştım.

İkinci durak St. Petersburg'a, çok büyük beklentilerle vardığımı çok geçmeden anladım. Burası büyük bir şehir ve bir nevi İstanbul gibi, başkent olmasa da başkent. Nevsky Prospekt, yani kentin en işlek caddesi, adeta markaların (ironik olarak da ağırlık Amerikan markalarında) hüküm sürdüğü bir krallık. Bazısı üç yüz yıla merdiven dayamış sarayların üstünde kocaman tabelalar.. Dünyanın her yerinde olduğu gibi St. Petersburg'da da yeni düzen geçmişin ihtişamıyla alay etmekle meşgul. Komünizmin izlerini silmekte bu kadar acele ederken yapabilecekleri en güzel şey elbette ki kendilerini kapitalizmin kucağına atmak.


"Ne bekliyordun ki" diyen içimdeki sese kulak verip keyfimi fazla bozmamaya karar veriyorum.

İdeoloji bir yana, zengin tarihlerini pek güzel korumuşlar ne de olsa. Hermitage, St. Isaac's, rengarenk 'Dökülen Kan' kilisesi derken tarih şöleni yaşıyorum ve Catherine the Great'e korkulu bir hayranlık duymaktan kendimi alamıyorum. Ama esas iple çektiğim şey bunların hiçbiri değil. Sonunda Dostoyevski'nin eserlerinin olmazsa olmazı Sennaya Ploşçad (Saman Pazarı)' nın yollarına düşüyorum. Ara sokaklardan kanalı izlemek, beklediğim ve bulacağımı umduğum St. Petersburg havasını daha çok yaşatıyor:



Sennaya Ploşçad Dostoyevski'nin yazdığı zamanlarda pislik yuvası haliyle bilinen bir yermiş. Şimdiyse vardığım meydan metro istasyonları ve yabancı müzik çalan büfelerle örülü bir yer. Eski halinden kurtulması sevindirici. Ya şimdi?

Şehrin arka sokaklarındaki kanallarda bir sürü küçük köprü var. Onlardan birinin üstünde rastladığım şey, sonradan açıklığa kavuştu:



Bu, evlilik törenlerinin küçük bir parçası. Evlenen çiftler köprüye böyle küçük (ya da büyük?) kilitler takıyorlar ki evlilik hiç bozulmasın. Ruslar'ın da çok sayıda batıl inancı var. Bir başka köprüdeki altından aslan başlarına da elimi sürüp dilek tuttum. Öyle gerekiyormuş.


Ne bileyim, böyle bir yolculuktu bu da. Her gidişin bir dönüşü vardır.

Ve son olarak:



Bu kadarı da olsun ama Leningrad'dan.